Quisque lorem tortor fringilla sed vesti
7 Mayıs 2014
İhlasa Dair
16 Nisan 2017

Nunc felis. Curabitur ac ipsum. Pellentesque nibh ultricies est. Maecenas consequat, augue a venenatis risus. Ut id mollis vel, lacinia quam. Praesent blandit malesuada. Suspendisse commodo

Türkiye artık Post-Kemalist dönemi tartışıyor ve bugün yapılan tartışmalar bu Post-Kemalizm sonrasının nasıl olacağı üzerine yapılıyor. Türkiye artık Post-Kemalist dönemi tartışıyor ve bugün yapılan tartışmalar bu Post-Kemalizm sonrasının nasıl olacağı üzerine yapılıyor.

Müslümanlar arasında bir değişimden söz ediliyor ve bu değişimi en fazla eleştirenlerden biri sizsiniz. Acaba niçin bu kadar eleştirel duruyorsunuz?

Tanzimat döneminde başlayan değişimle 1990’larda başlayan ve devam eden değişim arasında ciddi fark var. Bugün çok hızlı fakat mahiyet itibariyle 20. yüzyıldan çok farklı olan bir değişimle karşı karşıyayız ve bu değişimi kavramakta zorluk çekiyoruz.

Tanzimat döneminden sonra başlayan değişimde İslâm’ın muhkem ilkelerinden taviz vermek yoktu. Ama bugün yaşanan değişim, İslâm’ın paradigmasından kopmuş, içinde yaşadığı sosyal şartlara göre şekil alan bir değişim. Onun için de bu değişimi anlamakta güçlük çekiyorum. Tanzimatla birlikte başlayan modernleşmenin getirdiği mantık, pozitivist bir temele dayanıyordu.

Bugünkü değişim pozitivist köklerinden koptu. İzafî temelde cereyan eden bir mantık ve değişimle karşı karşıyayız. Ben bunun anlaşılmasının oldukça zor olduğunu ve Müslümanların da bunu anlamakta geciktiklerini düşünüyorum. Bugün karşılaştığımız değişimin İslâm’la bir ilgisi yoktur. Temel parametrelerine baktığımızda Tanzimat döneminde yaşanan değişimin de İslâm’dan kopuk olduğunu biliyoruz. Ama bugün yaşanan değişim türü oldukça farklı.

İslâm değişime karşı mıdır peki?

İslâm değişime karşı değildir de burada şu soruyu sormak büyük önem taşıyor. Hangi tür bir değişim? Genel olarak son yüzyıl içerisinde bize söylenen şudur: “Değişim, tabiatın kanunudur ve insanın buna karşı yapabileceği bir şey de yoktur.” Öncelikle ferdî ve toplumsal düzeyde bir değişimden söz ediyorsak orada iradî bir şeyden de söz etmek lazım. İslâm’ın tanımladığı değişim türü ile bugün bizim yaşadığımız değişim türü arasında mahiyet farkı vardır. İslâm değişimi kendine göre tanımlıyor. Bugünkü ideoloji de kendine göre tanımlıyor. Hiçbir değişim ideolojik olmaktan kurtulamaz. Her değişimin kendine göre bir amacı vardır. Dolayısıyla da hiçbir değişim masum değildir. Bu bağlamda İslâm’ın bize öğütlediği değişim ile bize empoze edilen değişim arasında hem mahiyet olarak hem de hedefler bağlamında farklılıklar vardır.

Yaşanan değişim İslâm’dan kopuk mu?

Evet. Sizi İslâm’dan uzaklaştıran ve İslâm’la olan ilişkinizi çözen ve gevşeten, dokularını ayıran bir değişim türüdür bu.

Kaldı ki bu sadece İslâm’la da ilgili değildir. Modern hayat, dini geri plana iter. Günümüzde küresel kültür ya da Post-Modern kültüre baktığımızda ise, daha çok izafî değerler üzerine kurulu olduğunu görürüz. Dolayısıyla da mutlak değerleri de kabul etmez. İslâm’ın değişmeyen mutlak doğruları ve değerleri vardır ondan vazgeçemezsiniz. Yani sadece yoruma açık bir yanı yoktur İslâm’ın bir de muhkem tarafı vardır.

Değişim bu muhkemi de aşındırmakta ve çözmektedir. Bugün karşılaştığımız kültürel evrenin felsefî temellerine baktığımızda, onun genel olarak felsefî bağlamda izafiliği savunduğunu ve kutsadığını görüyoruz.

Post-modernizm İslâm’dan aynı şeyleri mi istiyor? Siz bugün Müslümanların Post-Modern kültürün vaaz ettiği şeylerle mi yaşamaya başladığını düşünüyorsunuz?

Evet ve problem bu noktada başlıyor. İslâm’dan bu izafî felsefeye ayak uydurması isteniyor. Bugün maalesef Müslümanlar post-modern yaşamın gereklerini yerine getirmeye başladılar.

Mesela Müslümanlar, sık sık “biz ayrımcılığa karşıyız” diyorlar. Bu çok Post-Modern bir söylemdir. Ama Müslümanlar bunun çok farkında değildirler. Bu söylemi kullanırsanız İslâm’ın mubah görmediği şeyi de eşit sayıyorsunuz, aynı statüye koyuyorsunuz, demektir.

Çok tartışılan homoseksüellik mevzusu var mesela… İslâm’ın haram saydığı bir şeydir ve bitmiştir. Bu tartışılamaz. Zaten Post-modernite bizden bunu tartışmamızı istiyor. Bizim tartışılamaz olan değerlerimizi tartışmaya açmamızı istiyor. Bugün Müslümanların anlamadığı şey budur.

Post-modernizmin bu zorlamasına Müslümanlardan itiraz edenler yok mu?

İtirazlar olabilir ama. Sizin itirazı hangi paradigmadan hareketle sürdürdüğünüz de çok önemlidir. Eşitlikçi bir ideolojiden kalkarak bu itirazınızı sürdürebilirsiniz ama bunun İslâm’a çok fazla getirisi olmayacaktır.

İslâm temelli bir itirazın olması için İslâmî bir muhayyileye sahip olmamız lazım ve bence bu muhayyele uzun zamandır yaralıdır. Şu anda Müslüman entelektüeller buna cevap verebilecek durumda değil ve maalesef entelektüel olarak Müslümanlar tarihin en fakir dönemini yaşıyor. Bir kere İslâm’ın temel paradigmasından koptular. Bu entelektüeller fıkıh ve kelam üzerinden düşünüyorlar mı? Eğer Post-moderniteden küreselleşmeden konuşuyorsak bunlar kelâmî bir meseledir ve bizim bu meselelerle hesaplaşmamız gerekir. Biz zihnen ve donanım olarak hazır mıyız? Benim kanaatime göre hazır değiliz.

Ritüelde kaldık. Dikkat edin bakın, yeni bir dindarlıkla karşı karşıyayız. 1400 yıllık tarihimizde görmediğimiz yeni bir dindarlık bu. Bu dindarlık önceliği ritüele veriyor. Alabildiğine dindarlığımızı dışa vurmaya çalışıyoruz.

İslâm bunu da yasaklıyor değil mi?

En azından bir ölçü getiriyor. İnsanın iç dünyası yoksullaştığında yoksulluğunu, dışarıya dindarlık diye aksettiriyor. Müslüman’ın iç dünyası artık kayboldu. Kapitalizm deyin, küresel kültür deyin, iç dünyamız fakirleşirken dışa dindarlığı vurarak tatmin olmaya çalışıyoruz. Bu aşama geçtiğinde bu konu da kapanacaktır. Değişimin ciddi bir aşamasıdır. Bir iki kuşak sonra artık dindarlığın dışa vurumu meselesi de kapanacak. O kuşak bunu da yapmayacaktır.

Sonu ne olacak?

Ötekine benzeyeceksiniz. Laikliği de bir bakıma gönüllü kabul etmiş olacaksınız. Allah: “Ben dinimi korurum” diyor, ama sapmak isteyen Müslüman’ı korurum demiyor. Yanıldığımız konu o. “Biz Müslümanız” diyoruz, “Allah dinini korur” diyoruz böylece İslâm’a aykırı işler yapmayız’ diye düşünüyoruz. Ama insanlar zihnen değiştiği zaman dinlerini algılayış biçimleri de değişiyor. Dikkat edin, son zamanlarda İslâm’ın en muhkemlerinin tartışmaya açılması, Müslüman muhayyilenin dönüştüğünü gösterir. Yoksa siz durup dururken İslâm’ın muhkemlerini neden tartışmaya açarsınız. Mesela mirasın bölüşümü. Şimdiye kadar böyle bir tartışma gündeme gelmiş miydi? Siz İslâm’ın muhkemlerini, İslâm’ın dışındaki sosyal bir dünyanın içinde gibi düşünüyorsunuz ama İslâm’ın muhkemlerini İslâm’ın kurmak istediği sosyal dünyanın içinde düşünmüyorsunuz. Dışarıdan bakıp konuştuğunuzda, değişmesi gerekir, bu çağa uymuyor diyorsunuz. Biz bu çağa nereye kadar uyacağız.

Peki değişim nasıl olacak?

Müslüman âlimler geçmişte değişim ve bid’at diye iki kavram gündeme getirdiler. Müslümanların gündeminde bugün bid’at diye bir şey var mı? Haramlığı çok açıktan belli olmayan her şeyi Müslümanlar onaylıyorlar. Bence bizim gazabımız, şüphe üzerinde olan duyarlılığımızı yitirdiğimiz için olacak. Orada bir belirsizlik var. Ama Müslümanlığımızı bu şüpheler üzerinden sürdürüyoruz. Açık haramlar zaten oradadır, çiğnediği zaman herkes o haramı çiğnediğini bilir. Çiğneyen de bilir. Fakat bizi saptıran bu şüpheler üzerine kurulu olmamızdır. Dünün Müslümanları değişimi düşünürken değişimin her türlüsünü onaylamıyordu. İslâm’ın onayladığı bir değişime evet diyordu. Ancak İslâm’ın ana parametrelerini çizdiği bir güzergâhta değişimi düşünüp kabul edebiliriz. Değişimin çok zaman çürüme olduğunu da gözden kaçırıyoruz. Modernizmi eleştiriyoruz ama tutarlı da değiliz.

Dünya değişiyor ve değişen dünyaya Müslümanların da cevap vermesi gerekiyor. Kendilerini dünyadan soyutlayıp yaşayamazlar. Kendine ait örnekler oluşturmak zorunda. Faizsiz bankacılık buna dair bir şey değil mi? Kur’an’ın birçok yerinde “düşmana karşı üstün gelmek“ten söz edilir, değil mi?

Söylenen bir diğer şey de şu: “Allah nimetlerini kulunun üzerinde görmek ister, Müslüman en iyisine layıktır…” Biz düşmana karşı, onun kuvvet diye tanımladığını mı anlayacağız, yoksa İslâm, başka bir kuvvet tanımı mı yapıyor? Müslümanlar zengin olmasın, fabrika kurmasın demiyorum ama şunu diyorum: Kapitalizmin, ticaret yaparken bize önerdiği o büyüme mantığının sonu nerede. Böyle bir son yok! Siz o mantığın esiri olup sürekli gidiyorsunuz. Sürekli bir büyüme mantığı. Bakın kimse artık vakit ayırıp namaz kılmıyor, vakit bulunca kılıyor. Bütün ticarî hayatın yüzde 95’i böyledir.

Ticaret daha öncelikli hale geliyor yani?

Bu onu getiriyor kaçınılmaz olarak. Buna bir sistem diyerek bakmak lazım. Müslümanlar bu sisteme nasıl bir eleştiri getirdiler. Geçmiş 30-40 yıl öncesinde güzel bir şey vardı: Üçüncü yola vurgu yapılıyordu. Bu unutuldu. Serbest ticaret dedikleri şey İslâm’ın övdüğü ticaretle özdeşleştirildi ama liberal kapitalizmin bize öngördüğü dünya eleştirinin dışında kaldı. Sizce garip değil mi? Bence çok garip. Müslüman aydınların liberal kapitalist sistemi tahlil etmeleri gerekiyordu. Bizim eğitim sistemimiz bu haliyle iflas etti. Çok derin, analitik çözümlemeler yapabilirlerdi. Yapmaları da gerekirdi. Sürekli biz farklıyız diyoruz. Nerede farkımız. Sadece isimde. Faizsiz kazanç dedik, katılım bankacılığı dedik, belki sakal bıraktık. Mahiyete taalluk eden farklılığımız ortadan kalktı.

Müslümanlar kendi aydınını yetiştiremedi.

Maalesef hayır ve Müslümanlar kendi aydınını yetiştirmek yerine, kendi hayat tarzını üretmek yerine ‘ötekinin’ hayat tarzını ve ‘ötekinin’ aydın olmak içselleştirdi. Bu bence büyük bir hayal kırıklığıdır. Bütün bu ön kabullerin yanlış olduğunu, yanlış bir neticeyle sonuçlandığını görmemiz ve kabul etmemiz lazım ki bunları yeniden düşünüp yeni bir inşaya girişebilelim. Müslümanlar kendi hayat nizamlarını kurma gibi bir teşebbüste bulunmadılar. Bunu sözlü olarak ifade ettiler ama pratikte bunun fıkhî ve maddî temellerinin nasıl kurulacağı üzerine hiç kafa yormadılar. Sadece dışsal görünüşlerini İslâm’a uydurarak, başörtüsü, sakal, cüppe gibi, adapte olmaya çalıştılar. Ve bunun doruklarına geldik.

Saklamaya lüzum yok. Bugün Türkiye’de bilgi, iktidar, sermaye el değiştirebiliyor. Ve baktığımızda Müslümanlar hep öteki üzerinden kendini kurmaya başladılar. Amellerimizi, düşüncelerimizi öteki üzerinden değerlendirip kuruyoruz. Bu şu demektir: Vahiyden, İslâm’ın dediği ilkelerden kopmuş, ötekiye göre düşüncelerini ayarlayan insanlar haline gelmişiz.

O zaman ne İslâm’a ait bir hayat tazımız var ne de ötekiye ait. Yolumuzu şaşırmış bir vaziyetteyiz..?

Evet, maalesef öyle görüyorum. Ama şu da var tabii. Adam ısrarla Müslümanca bir hayat yaşadığını söylüyor. Ama biz dünyaya artık Müslümanca bakmıyoruz. Evet, Müslümanız fakat bizim imanımız ile amelemiz arasında ciddi bir makas açılması var. Dünyaya, hayata Müslüman’ca bakamayan bir zihin Müslümanca bir çözüm üretemez. Müslüman’ca bir davranış sergileyemez…

O “Muhammedü’l-Emin” sıfatını giderek ve hızla kaybediyoruz. Görünüş olarak, evet, Müslümanız. Bugün Müslümanlar başörtüsü için verdiği mücadeleyi neden ahlâkî tutarlılıkları için vermiyorlar, ben çok merak ediyorum doğrusunu isterseniz. Müslümanların hayatlarının her aşamasında sorun var. Dikkat edin, hayatlarını düzenleyecek temel ilkelerden kopuş yaşıyoruz. Onun için hayatlarının her aşamasında sorunla karşı karşıya geliyoruz. Haramın hayatımızda çoğalması bizim insanî, ailevî ilişkilerimizde ciddi tahribatlar yapıyor.

Nasıl bu konuma gelindi?

Bana kalırsa İslâmî düşüncenin başından beri içinde taşıdığı zaaflar yönünden de bakmak lazım. Hep İslâmî düşünce öteki gibi olmak istemiştir. Ötekine kızmıştır, muhalifini eleştirmiştir ama gizli gizli de onun gibi olmak istemiştir. İslâmcılık kendini bir yönüyle böyle kurdu. Biraz daha dindardı. Ötekine benzemek ama dindar olmak. Dindar mühendis, dindar doktor, dindar tüccar… Ama hiçbir zaman mesela doktorluğun mahiyet olarak ne olduğunu bilmediler. Dindar zengin, ticaret yapan dindar Müslüman, kapitalizmin ne olduğunu hiç analiz etmedi. İslâm’ın ticareti öven hükümlerini kapitalizm ile karıştırdılar. Mahiyet olarak farklıdır. Evet, İslâm ticareti övüyor ama kapitalizmin ön gördüğü ticaret farklıdır. Ama Müslümanlar bilerek veya bilmeyerek karıştırdılar. Ve bugün ötekine benzedik. İşin bir tarafı budur.

İkinci husus fukahanın, özellikle Türkiye’de fakih diye geçinenlerin bence verdiği yanlış fetvalar var. Bizim idealimiz bu kapitalistler gibi büyük zengin olup, fabrika kurmak mı? 21. yüzyılda mücadele bu şekilde mi olmalıdır? Bu araçlarla mı bu mücadeleyi sürdürmeliyiz? Bizim nihaî amacımız bu mudur? Bu amaca ulaştığımızda onun bizi değiştirmediğinin garantisi var mıdır? Faizsiz müesseseler kurdunuz, kâr payı diyorlar öyle değil mi? Onun mantığı bankadan ne kadar farklıdır?

Biz şu anda modernizmin göbeğinde miyiz?

Keşke öyle olsaydı, hiç değilse modernizmin iyi-kötü belirli bir tarafı var. Modernliği yaşamadan Post-modern döneme atlayan bir toplum olmaya başladık. İçinden çıkılmaz bir tarafı bu. Bu durum hem Müslümanlar için ciddi bir sorundur hem de Kemalistler açısından ciddi bir sorundur. Kemalistler açısından ciddi çünkü Post-modernite Kemalizm’in öngördüğü moderniteyi reddediyor. Post-modernite diyor ki, başörtülü kız üniversitede okuyabilsin. Onun için Müslümanların bu anlamda fazla gayret sarf etmelerine gerek yok. Post-modernite dini de reddetmiyor ama modernite dini hayatın gerisine attı. Laiklik adına mabede attı, vicdana tıktı ama şimdi Post-modernite bunlara gel diyor. Ama tabi ki dini kendine göre yeniden tanımlıyor. Dikkat edin, bizim inandığımız İslâm bugün yeniden, yeniden tanımlanmakta.

Kuvvet algısı dediniz, İslâm’ın kuvvet algısı nedir?

Hayat için gerekli şeyleri reddedemeyiz. Ticareti, yaşadığımız hayatı reddetmek değil ama onu sorgulama çağrısıdır. Siz kapitalizmi eleştirdiğiniz zaman bir Müslüman’ın söylediği şu: “Ne yani ticaret yapmayalım mı?” Bunlar vakti geçen ilkel düzeydeki sözlerdir. Elbette Müslüman ticaretle beraber birçok şeyi yapacak ama aynı zamanda İslâm’ın kapitalizmle uzlaşmadığını düşünüyorsa bunun derin tahlilini yapmak zorundayız. Mesela bu ülkenin yüzde 40’ı yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Bir sistemle karşı karşıyayız, insanları sömüren, yoksullaştıran kurumsal bir yapı var. Müslüman bunu sorgulamayacak da gidip fakire yardım toplayıp avucuna sıkıştıracak. Müslüman’ın görevi bundan ibaret değil. Sistemin kendisini sorgulamak zorundadır. Eğer İslâm’ın rahmet olduğunu söylüyorsa ki sık sık söylüyor, bir görevi de budur.

Kuvveti modern muhayyilenin tanımlaması ile İslâm’ın tanımlaması arasında benzerlikler yanında farklılar da olması gerekir. İster teknolojik, ister iktisat, ister askerlik… Farklılık olmazsa bizim de diğerleri gibi teknolojik gücü olan, ekonomisi güçlü, askeri bakımdan muhteşem diğerleri gibi olana kadar taleplerimizi ertelememiz gerekir, çünkü bu mücadele bunu gerektirir. Ben diyorum ki, bütün bunları yaptıktan sonra Allah’ın o unuttuğumuz yardımına da müracaat edelim. Hani ayet-i kerime de diyor: “O okları siz atmadınız, biz attık.” İşte tam da onu kavrayan bir muhayyile. Dolayısıyla burada Müslüman modernitenin kuvvet tanımından kopup kendi kuvvet tanımını yapmalıdır. Bu fiziki dünyayı, iktisadî gücü reddetme anlamına gelmez. Ama olabildiği kadarıyla, bulabildiğimiz kadarıyla yetinme anlamına gelir.

Yeni bir sorgulama ve yenilenmeden mi bahsediyorsunuz?

Evet yenilenme… İslâm’ın kendi kökleri üzerinde bir yenilenme. Değişimi İslâm’ın tanımladığı bir yenilenme. Çünkü tarih içinde tanımlanan değişimler farklıdır. Modernitenin, Post-modernitenin, Taoculuğun tanımladığı değişim farklıdır ama İslâm’ın tanımı da farklıdır hem bireysel hem de toplumsal. Müslümanlar bunu olağanüstü bir avantaja çevirebilirler. Eğer hayatın yeniden kurulacağı bir çağda yaşıyorsak bunun imkanları sadece İslâm’da vardır. Dolayısıyla nelerin üzerinden hayatı kuracağız gibi endişelerimiz olamaz. Bunlar bizde var.

Bundan dolayı hiç karamsar değilim. Ama yaşadıklarımız karşısında bir eleştiri getirince insanlar karamsarlığa sürükleniyor. Çünkü biz ümitlerimizi bu dünyanın gidişatına göre ayarladık. Eleştiriler bu ümitleri biraz kırıyor ve karamsarlık gibi bir şey çıkıyor. Tam tersine, hayır, ümitlerimizi ahirete göre ayarlayacağız çünkü bu dünyaya göre çok ayarladık. Çok uzun ümitlerimiz, hayallerimiz var. Nitekim efendimiz (sav): “Çok uzun ümitler beslemeyiniz imanınızı zayıflatır” diyor. Biz 40 sene sonrasının hesabını yapıyoruz. 30-40 yıl öncesinin Müslümanları ilerleme, iktisadi anlamda kalkınmanın hesabını yapıyorlardı. Bugün bu kavramlar anlamını yitirdi. Şimdi batıda ilerleme ve kalkınmadan bahseden adamların üstünü yürüyorlar. Çünkü çevre meselesi ile birlikte sürdürülebilir bir kalkınmadan bahsediyorlar. Klasik anlamdaki ilerleme ve kalkınma çevre meselesini gündeme getirdi. Şimdi de “biz bu hayatı dünyaya zarar vermeden nasıl devam ettiririz?” sorusunun cevabını arıyor ama bulamayacaktır! Batı bunu bulamaz.

Öyle bir kriteri yok elinde. Mecburen uçlarda gidip gelecek. Tabiatı kutsayacaktır, görünüş o ki bu paradigma tabiatı kutsamaya başladı. Bu vasat düşüncedir. Vasatın ne olduğunu, bunun sıradanlık olmadığını, bunun felsefi altyapısını kavradığımızda bence bu kurucu imkanlar bizde olduğundan dolayı karamsar değilim. Tam tersine herkesten çok ümitliyim. Yeter ki dünyaya olan sevgimizi biraz azaltalım. “Akan nehirden abdest alırken bile suyu israf etmeyin” diyor İslâm… İşte öyle bir mantık. Su zaten akıyor değil mi, ne demek yani israf etmeyin. İşte tam da bu mantıktan bahsediyorum. Ama bunu bütün hayata uygulamak gerekiyor. Tıksırıncaya kadar yiyen biri bence Afrika’daki bir aç çocuğun hakkını yiyordur. Dünya böyle dengeler üzerine kurulmuştur. Gerçekten de adalete aykırıdır. İslâm’ın adaleti budur.

Dindarlık ve Post-modernizm çatışıyor mu?

Dindarlık kavramı Post-modernitenin lügatinde yoktur.  Modern dönemde biz üç kavramla karşı karşıya kaldık. Bunlar, liberalizm, muhafazakârlık ve sosyalizmdir. Şimdi sosyalizm gitti ve yerine muhafazakârlık ve liberalizm kaldı. Sosyal bilimlerin dünyası bu ikisi üzerine kuruluyor. Dindarlık, muhafazakârlığın izinde bir unsurdur, kendi başına bir şey değildir. Müslümanların muhafazakârlığı bu kadar çabuk benimsemeleri de benim çok garibime gitti. Bu da yanlıştır. İslâm muhafazakârlığın içine girmez çünkü bu kavram Batı’da oluşmuştur. Post-modern siyaset kültürü her şeyi değişime zorluyor. Bugün klasik anlamda laiklik ve klasik anlamda emperyalizm değişiyor. Bugün Kemalistlerin dediği laikliğin yaşama şansı yoktur. Türkiye artık Post-Kemalist dönemi tartışıyor ve bugün yapılan tartışmalar bu Post-Kemalizm sonrasının nasıl olacağı üzerine yapılıyor. Ama maalesef İslâmî anlayışımız da değişiyor. Bizi bu değişime zorlayan politik kültür üzerine de kafa yormamız gerekiyor.

 

 

* Bu yazı 7 Nisan 2010 tarihli Milli Gazete’de yapılan bir söyleşiden derlenerek hazırlanmıştır. http://www.milligazete.com.tr/haber/yasanan-degisimin-islamla-ilgisi-yok-158673.htm

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir