“DAHA HALİS” VE “DAHA DOĞRU”
15 Kasım 2017

Bir koca ömür geçmiştir; verilen mühlet bitmiş, hayat sona ermiştir.

Bu ömür boyunca hep yapıp edilenler, an-be-an kayıt altına alınmıştır. Açık veya gizli, tekli veya toplu, önce veya sonra yaşanan her bir an kayıtlanmıştır.

Ve o gün; ölümün ötesinde, mezarın ötesinde, berahın ötesinde haşrin olduğu o gün o kayıtlar kişinin kendisine teslim edilmiştir[2].

Kendisine teslim edilen bu kayıtları gördüğünde kayıtlardaki karanlık bir anda yüzüne yansımıştır sanki.

“Yüzler de vardır ki, o gün buruşacaktır; Kendilerinin, bel kemiklerini kıran bir felâkete uğratılacağını sezeceklerdir.”

Kitabını bir ömrün bütün kayıtlarını içerir bir halde eline alan her kişinin hayatı bir film şeridi gibi önünde durmaktadır:

Doğduğunda ailesinde yaşananlar, büyüyüp serpilmesi, delikanlı olması, gençlik yıllarının haşarılıkları, orta yaşın heva-vü hevesleri, yaşlılığın tembellikleri…

Hayatına girip çıkan hatta bir anlık dokunan herkes ve her şey…

Birlikte takıldığı insanlar, katıldığı topluluklar; etkinlikler, faaliyetler, müsabakalar, ziyafetler…

Erkekler, kadınlar, çocuklar; komşular, akrabalar, arkadaşlar; ticaretler, iş yerleri, seyahatler; hastalıklar, iyileşmeler…

Kendisine yapılan uyarılar, tavsiyeler, öneriler ve bunlar arasında kendi yaptıkları seçimler…

İşte bu noktalar, hayatını başta sona gözden geçirirken binlerce karar aldığını, binlerce kez seçim noktasına, iki yol ağzına geldiğini hayretle görür. Ama ne yazık ki her defasında dünya için doğru olan seçimi yapmıştır.

Seçimlerini yaparken tek kriter, yaşamakta olduğu dünya olmuş; bu seçimlerin ahirette ne anlama geldiği ile ilgilenmemiştir. Tercih parametreleri arasında “bu seçimini ahiretteki değeri” diye bir madde olmamıştır.

Her bir tercihi bir sonrakini de aynı yönde olmasını kolaylaştırmış; her tercihiyle haktan ve hakikatten biraz daha uzaklaşmıştır.

Şimdi ise sol elinden kendisine verilmiş bir kitabın sayfaları arasında yaptığı tercihleri incelemektedir:

“Yüzler de vardır ki, o gün buruşacaktır; Kendilerinin, bel kemiklerini kıran bir felâkete uğratılacağını sezeceklerdir.”

Seçim noktalarında etrafındaki insanların kendisini yönlendirdiklerini de hayretle fark etmiştir. Ancak daha da ilginç olanı, o insanların arasında olmayı, onlar ile hemhal olmayı kendisinin seçtiğini fark etmesidir.

Başka bir ifadeyle, kendi seçtiği arkadaşları ve çevresi, onun hayatının rengini belirlemiştir. Kötü arkadaşla iyi yola gidilmez ki… Ehli dünya insanlarla ahiret inşa edilmez ki…

Seçtiği çevrenin ve arkadaşların kendisini nasıl da helake sürüklediklerini fark etmiştir. Oysa dünyada iken nasıl güzel görünüyordu her şey… Başarıdan başarıya koşuyordu. Her kazancı yeni bir kazanç getiriyordu. Her yaptığı etrafından alkış alıyor; ödülleri yeni ödüller kovalıyordu.

Ama şimdi anlamıştır, yanlış kişilerin arasında bir yaşam seçtiğini:

“Yüzler de vardır ki, o gün buruşacaktır; Kendilerinin, bel kemiklerini kıran bir felâkete uğratılacağını sezeceklerdir.”

Hayatının bazı dönemlerinde ilginç bir şekilde iyilerle bir arada olduğunu görür, hayretle. Elindeki kayıtların o sayfaları, ilginç bir şekilde parlamakta; gönle ferahlık vermektedir.

O dönemlerde dünya adına başarısız kabul edildiğini hatırlar; insanların kendisine pek değer vermediğini, önemsenen biri olmadığını, çok az sayıda inançlı insan dışında kimsenin kendisini kabul etmediğini…

O dönemde katıldığı etkinlikler de ilginçtir: sohbetler, dersler, zikirler, mütevazi iftarlar, fakir sahurlar, camilerde daha sonraları küçük göreceği gariban insanlarla tutulan saflar, az olan gelirlerden az da olsa infaklar…

Sonra yavaş yavaş dünyanın kendisine gülümsediğini fark eder. İmkanlarının çoğaldığını, gelirinin arttığını, daha üst bir sınıfa doğru yükselmeye başladığını…

Ve bu gelişmelerin yeni seçim noktalarına getirdiğini: daha güzel ve daha üst bir yaşam sunulduğunu, ancak bu seçimin önceki dönemden birkaç güzelliği daha terk etmesine mal olacağını…

Hayatına “çevre” olarak giren her kişinin, onun tercihlerine etki ettiğini ve artık önceki günlere dair güzelliklerin hayatından çıkıp gittiğini fark eder.

“keşke” der, “keşke seçimlerimi hep diğer yönde yapsaydım. Dünyayı seçip ahireti terk etmeseydim”.

Ama iş işten geçmiştir:

“Yüzler de vardır ki, o gün buruşacaktır; Kendilerinin, bel kemiklerini kıran bir felâkete uğratılacağını sezeceklerdir.”

Başkalarının yüzlerinde gam ve keder varken, kendisinin güldüğünü hatırlar. İnsanlar camiye giderken kendisinin toplantılara gittiğini…

Başkaları sohbetlere, zikir meclislerine iştirak ederken, kendisinin kokteyllere, sosyal etkinliklere katıldığını…

Saygın bir kişilik olarak ülkenin sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel ilerleyişi hakkında konuştuklarını… Daha modern, daha çağdaş, daha ileri bir ülke için çalıştığını sanarken, aslında kendi namına daha karanlık bir ahiret hazırladığını görür.

Bu felaketi nasıl da fark edemediğini sorar kendine… O kadar şeyi fark eden aklı, her şeyi inceden hesap eden zekası nasıl olmuş da bu felaketin gelmekte olduğunu fark edememiştir.

Ve o an anlar ki, dünyadayken kendi tercihleriyle açtığı pencereden sadece ekonomik krizler, siyasi çalkantılar, sosyo-kültürel değişiklikler görülebilmektedir. Ahirete dair gelişmelerin izlenebilmesi ancak başka bir pencereden bakmakla mümkün olabilecektir.

Yanlış pencereden baktığını, hayata, insanlara ve olaylara bakış açısının yanlış olduğunu; yanlış değerlere sahip çıktığını fark eder; ama:

“Yüzler de vardır ki, o gün buruşacaktır; Kendilerinin, bel kemiklerini kıran bir felâkete uğratılacağını sezeceklerdir.”

Şimdi her yaptığı iş, her tercih, her düşünce, her plan bir kara leke olmuş, yüzüne yansımıştır.

Acıyla kıvranmaktadır. Başına gelecekler açık seçik görünmektedir ve gelecekler hiç de iç açıcı görünmemektedir.

Dünya namına bildiği bütün krizlerin yanında şeker şerbet sayılacak kadar büyük bir krizle karşı karşıyadır: Ne önlemeye gücü yetmektedir, ne de değiştirmeye.

Bir an için geri dönmeyi, her şeyi baştan yaşamayı düşünür. Geri dönmenin baştan başlamanın mümkün olmadığını dehşetle görür. Zaten dünyada iken de yaşanıp geçilen hiçbir anı geri döndürmenin mümkün olmadığını hatırlar.

Dünyada iken severek dinlediği bir şarkının mısralarını hatırlar: “şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler/şimdi bana yeniden bir ömür va’d etseler”. Ama ne tuhaf bir durumdur ki, bu şarkı da sanatçısı, sözleri ve enstrümanlarıyla birlikte elindeki defterde bir kara leke olarak durmaktadır.

Şimdi geri dönmenin değil, yapılan seçimlerin sonuçlarıyla yüzleşme zamanıdır:

“Yüzler de vardır ki, o gün buruşacaktır; Kendilerinin, bel kemiklerini kıran bir felâkete uğratılacağını sezeceklerdir.”

Büyük bir felakete doğru ilerlemektedir.

Bu noktada kendisine hiçbir şey sorulmamakta, seçme hakkı verilmemektedir. Tercih dönemi bitmiş, teslimiyet dönemi başlamıştır.

Geçen her an yüzündeki acıyı derinleştirmektedir. Kendisinden önce hesap için kurulmuş terazinin başına gelen her kişinin başına gelenleri gördükçe acısı büyümektedir.

Hayatında yanında yöresinde olduğu ve olmaktan onur ve mutluluk duyduğu insanlar, birer hezimet abidesi olarak dökülmekte; seçimleri ve değerleri birer ızdırap gerekçesi olmaktadır. Patronlar, müdürler, başkanlar, sevgililer, eşler, arkadaşlar; gününü birlikte geçirmekten mutlu olduğu kişiler şimdi önünde birer birer dökülmekte ve her birinde aynı hakikati görmektedir: Yanlış yapmıştır. Çok yanlış yapmıştır.

Pişmandır, ama bu fayda vermeyecek bir pişmanlıktır:

“Yüzler de vardır ki, o gün buruşacaktır; Kendilerinin, bel kemiklerini kıran bir felâkete uğratılacağını sezeceklerdir.”

(devam edecek)

 

 Dipnot

[1]  Tamamını dinlemek için: http://www.youtube.com/watch?v=mU0ZuMXVLtk

[2]  “Her insanın amelini boynuna yükledik.  Kıyamet günü kendisine, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız.” 17/İsra/13

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir